Tarih

  • Geçmişte Kalanlarla ilgili bir animasyon...
    İzlemek için tıklayın.
  • Süryanilerin Tarihi ve Sosyolojik Yapısı

     SÜRYANİLERİN TARİHİ VE SOSYOLOJİK YAPISI1

    Mtrp. Melki ÜREK2

    Giriş:

    Değerli okuyucu, kısaca kaleme aldığımız bu tarih değerlendirmesine, biz Süryanilere has bir açıklama olarak yaklaştık. Elbette ki geçmişimiz mercek altına alınırken tüm karışımlara ve hileli maksatlara karşı durularak bilgiler aktarılmaya çalışılmıştır. Siyasi çevrelerin kıskacına hapsolunan akademisyenler, akademik çalışmalarını bu çembere göre şartlanmış olarak aksettirir. Akademisyenler felsefelerinde Süryani tarihinde ve Süryaniler arasında öyle bir farklılık yaratırlar ki, öyle uçurumlar koyarlar ki, gözlerimiz güneşi gördüğü ve ayaklarımız toprağa bastığı sürece; hiçbir zaman bir daha birliğimiz sağlanmayacak derecede çukurumuzu derin kazarlar. Akademisyenler, devirlerinin galip milletlerinin kalemşorudur. Bu nedenle değerli kardeşim Süryani! Çıkmaz labirentlere kendini kaptırmadan, aşağıda farklı tesmiyeleriyle analiz ettiğimiz tüm gruplarımızla aynı soyda birleştiğimiz Süryanilik çatısı ve toplumu adı altında birleşmekten gayrı bir seçeneğimiz bulunmamaktadır.

    Süryanilerin sosyolojik yapısını anlatmak üzere okuyucuların karşısına çıkmak güzel bir duygudur. Zira bir insanın başkasının düşüncesini öğrenmesinin en güzel tarafı, sosyal alanda yaşananlara yabancı kalmamak için bir fırsat elde etme çabasıdır. Ancak yaşanan güzel tarihi olayların yanı sıra ne yazık ki bazen çok acı olanları da yaşanmaktadır. Bu sebeple konumuz olan Süryanileri, güzellikleri ve yaşadıkları acılarıyla anlatmak için bu makaleyi kaleme alma ihtiyacını duyduk.

    Değerli okuyucular, insanın bilinen tarihi ve içinde bulunduğu toplumun sosyolojik yapısı iç içedir. Bu nedenle yazımızda özetle bir toplumun genel portresini çizmeye çalışacağız. Belki sitemkâr bir üslup gibi algılanacak ama şunu ifade etmek zorundayız; biz gaddar hükümdarların acımasızca hırpaladıkları bir halkın mensubuyuz. Bu sarsılmış yapımızla şu üç beş cümleyi tarih verilerinden derleyerek düşüncelerimizi bu içtenlikli ve açıklayıcı makaleye dökmüş bulunuyoruz. Yukarıda acı vakaların dile getirilmesinin tatlı gelmediğini söylemiştik. Biz Süryaniler yüzyıllar boyu acılarla dost olduk. Aslında biz şehirliydik köy seviyesine düşürüldük; köy seviyesine düşürülünce mezralarımız da ellerimizden alındı. Ne acıdır ki bu düşürülmelerle kırıntılarımız dünyanın dört bir tarafına dağılmıştır.

    Son zamanlarda Süryanilerin köylere dönüşü herkes tarafından ballandırılarak konuşuluyor, yazılıp çiziliyor. Sanki Süryaniler hiçbir zaman şehir insanı olamamış bir edayla anlatılıyor. Yani bu son yüzyıl içerisinde gerçeğimize göz yumanlar tarafından hep köylü sıfatıyla tanıtıldılar. Biz köye dönüş kavramını doğru bulmuyoruz. Çünkü tarihe bakıldığında ilerici medeniyetin ve şehirciliği yaratan anlayışın en üst seviyede seyrettiği dönemlerde ve yerlerdeydik.

    Asrımızda sağa sola dağılışı önlenemeyen Halkımızın gerçekleri hafızalarda iken, dışı yaldızlı ve övgülerle süslü bir tarihi, abartarak anlatmak yeri değildir. Bu sebeple başkalaştırılmaya çalışılan halkımızın kökenini şöyle anlatmayı uygun gördük: Prensip olarak ağaç evresi üzerinden örnekle kökünden başlayıp sırasıyla ağacın aşılanma evresine kadar değişimlerini gözler önüne sermeye çalışacağız. Çünkü ağaçlar aşıyla başka cinse girer ve yeni şekil alır ama toplumların doğasında bu yoktur, varsa da melezlenme olur. Hayvanlarda da durum öyle değil midir? Şöyle ki eşek-at çiftleşmesinden neticelenen sonuç katırdır. Tarihte cereyan eden karışıklıklar neticesi bir toplumun antropolojisi yani doğası değişir. 

    Bildiğiniz üzere belli bir tarihe kadar insanlar homojen bir topluma mensup idiler. Babil Kulesinin yıkılışına kadar insanlar aynı dili, aynı ırkı, aynı kültürü, aynı yapıyı ve aynı toplumsal düşünceyi paylaşıyorlardı3. Babil kulesi yıkılıp insanlar dil karmaşası içinde kendilerini buldukları güne kadar insanlar Aramiceyi veya günümüzün adıyla Süryaniceyi kullanırlardı4. Daha sonra dünya coğrafyası Nuh’un çocukları ve soyu için kıtalar şeklinde paylaşıldı. Kıtalar kendi sahiplerine kavuştuysa da o zamandan başlayarak Ortadoğu-Asya kıtası kendine özgü benliğini, Afrika kıtası kendine has iradesini ve Avrupa kıtası da kendine göre mantalitesini kazanmıştır. Atalar kıtalarını, kıtalar da atalarını ve kurucularını buldu. Bu paylaşımın sadece üç atada ya da üç kıtayla sınırlanmadığını biliyoruz. Bu ataların da belli başlı türeyen ve tarihte yerini almış olan ulusların kurucu çocukları ve torunları olmuştur.

    Süryanilerin kökeni ve etnik alt yapısı:

    Atamız Nuh’un oğlu olan Sam’ın çocuklarından Aram, Kutsal Kitabın Yaratılış bölümünde geçen coğrafya paylaşımında Babil-Mezopotamya bölgesinde soyunu sürdürdü5. Aram, Babil, Filistin ve Kıbrıs sınırlarını da içine alan coğrafik bölgede yaşayan diri bir halk olan Aramilerin atasıdır. Aramiler de Süryanilerin atası olup tüm diğer uluslar gibi onlar da çekirdek bir yapıdan koca bir halk haline gelmişlerdi. 

    Süryanileri Aramilerin torunları olarak anlatırken, bu halkın gerçeğini gözler önüne sermekten gayri ortada bir kasıt yoktur. Bu tezi, herkesin tarih araştırmalarında kaynak olarak kabul ettiği Kayseriyeli Eusebius tarihi, Süryani Tarihçi Büyük Mikail yanı sıra Abulfaraç tarihi, Yunan tarihçileri, İbrani tarihçileri ve burada saymadığımız diğer birçok tarih yazarları bize aktardıkları bilgi üzerine temelimizi kuruyoruz6Tarih araştırmalarından bilgi elde ederken sadece hesabımıza gelen veya özendiğimiz bir tarihi alıp sırf kendimize mal etmeye çalışmıyoruz. Övünülecek olaylarla olduğu kadar eleştirilecek yanlış olaylarla dolu olsa bile biz yine sadece tarihimize ve bize ait olan tarihi benimsemekle ve onu doğru bir şekilde gerçekçi tavrımızdan ödün vermeden anlatmakla mükellefiz. Yukarıda bahsettiğimiz tarih araştırmacılarının eserlerinde, Süryani kökeninin Aramilere dayandığını gösteren açık ifadelere rastlayabilirsiniz. Bütün bu kanıtlar yetmezmiş gibi Arami halkının tarihi gerçeklerini saptırarak yüceliğini düşürmeye yönelik, iç ve dış zihniyetler yanlış yakıştırmalarla farklılaştırma çabası içerisindeler. Bu ucube girişimler doğrultusunda devinen dış zihniyetleri anlamakta zorlanmıyoruz. Ancak içimizden çıkan çatırtıları, özellikle gözü halkının gerçeğine kararmış sivilleri ve kilisemizin üst ve alt üniformasını taşıyanları, hem kiliselerini hem de Arami kökenli Süryani halkını, ayrılık kokan ameliyat masasına yatıran ihanetçi takımını anlayamıyoruz!

    Süryaniler ister Osmanlılar döneminde ister Cumhuriyet döneminde her zaman Kadim Süryaniler ya da Arami Süryaniler olarak bilinirlerdi. Her ne hikmetse, bu son zamanlarda politikacılar ve medya, bu geleneği taciz ederek savurmuş, mesnetsiz yazılarla Süryanileri İngilizce çevirilerinde ˝Assyrian˝ terimiyle tercüme edip Süryanileri Asuri’ymiş gibi aksettirdiler. İçinde bulunduğumuz bu onursuz ve asılsız ortam, 1836-1842’den kalma keşmekeşliktir. Bu tarihte Fransız ihtilalinin getirdikleri ve batının durdurulamayan bölme politikası, dış halklara aşılanan milliyetçilik ve bağımsızlık düşünce akımı eseridir; binaenaleyh halkımız gençliğine (Nasturi ve Süryanilere) bağımsızlık düşüncesi ihraç edilerek satılmıştır. Osmanlı’ya karşı ayaklanmayı ve bağımsızlığı vaat eden Avrupalılar, halkımıza başkaldırmayı teşvik eden ve cazip gelebilecek yalancı tesmiyeleri pazarlamaya çalışmıştır. Bugünkü Ankaralılara, arkeolojik kazılarda çıkan tablet ve çömlek parçalarının Hititlilere ait olduğu için, Ankaralılara: “Siz Hitit asıllısınız” demek ne kadar abes ise, Musul ve çevresinde keşfedilen taş ve tablet parçaları nedeniyle, Arami kökenli Nasturilere ve aynı zamanda Süryanilere: “Siz Asur’isiniz” demek de o kadar abestir. Bize sürülen çamur lekesi de bizde iz bıraktırmak içindir. Nasturi gerçeğine değinecek olursak, 5. Yüz yılda İstanbul Patriği Nastur’un ileri sürdüğü ayrılıkçı görüşü nedeniyle kendi kilisesi olan Antakya Ortodoks Süryani Kilisesi tarafından aforoz edilmiştir. Eğer Nasturiler’in Asurilikle yakından ya da uzaktan ilgileri ve soy bakımından kalıtım bağları olmuş olsaydı, asıllarına dönmek üzere daha o zaman Asurilik isyan bayrağını, Süryani ırkına ve Süryani kilisesinin onlara uyguladığı bu yaptırıma karşı çekeceklerdi. 1830’lu yıllardan başlayarak Ortadoğu’da mevcut bulunan köklü halklar arasında yeni ve yapmacık bir halk kurulamaz. Zora dayalı Asurilik sevdası, Süryanilerin doğasına ve kültürel yapısına aykırıdır. Doğuya gelen Fransızlar vd. Batılılar, bu bölücülüğü yaymakta kısmen de olsa başarılı oldular, ama ağırlıklı olarak Nasturi kesiminden bu etkinliklere kanan harekât sahiplerinin isyanı Osmanlılar tarafından anında kanla bastırılmıştır. İllegal olan bu aşk ve bu heves, Osmanlılar tarafından tasvip edilemezdi tabii ki. Yaşadıkları yerlerde yasaklı olan bu ideolojinin, günümüzde Avrupa ve İskandinavya’da özgürlüklerden yararlanılarak, salonlarda bu amaçla çekilen halay ve konuşmalarla gençlerimizin fikirlerini karartarak Arami kökenli Süryaniliklerinden uzaklaştırma fiyakası nedir? Biz elbette, Asurlu çetesinin hiç var olmadığından söz etmiyoruz, ancak Asurluların akıbeti Hitit, Urartu, Babil, Sümerlilerin ve yok olmuş nice ulusun sonu gibidir. Bu akın, Pers ve Met güçleri tarafından yaklaşık olarak İ.Ö. 612 veya 627 yıllarında abluka altına alınarak tarih sahnesinden sonsuza dek silindi. Esefle açıklanacak olursa, son elli yılda her ne hikmetse bazı Türk politikacıların gafı ve medyasının dikkatsiz yayınları, ayrışmamıza hizmet ederek yaramızı taze tutmaktadır.

    Bu tepkilerimiz, Arami-Süryani tanımlamamızı yanlış telaffuz eden başta Ermeniler olmak üzere, Avrupa, ABD, İskandinav ülkelerinin ve ülkemizin bu yanlışta ısrar eden ayrıştırıcılarınadır. Binaenaleyh kristolojik nedenlerle ana grup olan Süryanilikten ayrılan tüm Ortadoğu Hıristiyan Toplulukları Süryani’dir ve köken bakımından Aramidir. Kristolojik nedenlerle ayrışmayı benimseyen gruplarımızın doğal olarak diğer başka mezheplerin düşünce ve felsefelerine sürüklenmeleri daha kolaydır. Bu ayrışmalar etniksel olduğu kadar kültür ve dil alanında da ayrışma ve bölünmeler kaçınılmaz oluyor. Hasetle yola çıkılarak Nasturilerden Huzoyö lakaplı Yusuf adındaki bir Süryani bilim adamı, 6. yy’da Nasturilik görüşü nedeniyle Nusaybin’deki Akademimizi işgal edince buradan başlayarak doğu ve batı Süryani lehçelerini ayrıştırdı. Bununla doğu Süryanilerine farklı bir lehçe geliştirerek farklı harf karakteri de geliştirmiştir7. Buradan yola çıkarak ısrarla insanlarımıza ve özellikle gençlerimize Süryani Toplumu’nun onurunu ayrılık yollarına başvurarak rencide etmemeleri ve sahip oldukları bu kutsal mirası tüm tahrikçi ve sürükleyici insanların düşünce ve ayrışma maksadındaki davetlerini yok sayıp ayakları altında çiğnemelerini istiyoruz. Gözümüzü dolduran yalancılardan fitnecilerden, şovmenlerden ve menfaatperestlerden sakınmamız gerekir! Zira gerçeğimiz hiçbir yalanla değiştirilemez. Bu sözleri, son zamanlarda bizi kıskaca alan bizden olmayan her çeşit milletlerin, grupların ve inançların asimilasyon çarkına kapılan bihaber bazı ailelerimizin ve gençlerimizin durumu nedeniyle söylemek zorundayız.

    Arami Halkı, Ortadoğu’nun günümüze kadar ulaşmış, birçok büyük aile ve hanedanlarından oluşan en eski yerleşik ve karışımsız ırkıdır. Bu halk ilk çağlarda yerleşik topluluklar arasında en başarılı, en çalışkan ve en üretici toplumuydu. Arami halkı insanlığa zarar verici buluşlarla meşgul olup da bugünkü gaddar ulusların zihniyetiyle silah üretip çevresine satmazdı. Bunun yerine diğer uluslara bilgi ve yazı kültürünü aşılayarak hikmet satardı. Milattan önceki dönemlerde tabii ki hayatta kalma pahasına, Aramiler de savaş sahnelerinde yer alarak mücadelelerini, savunma anlamında bin beş yüz yılı aşkın bir süre vermiş, kimseye boyun eğmemişlerdir. Özellikle de Asurlulara göz açtırmamışlardır. Arami Toplumu, belirgin büyük bir imparatorluk kuramadı. Fakat yer yer güçlü prenslikler ve feodal yapıya sahip devletler kurmuştur. Son dönemlerde ise bölgemizde değişen siyasi hareketler, Büyük İskender, Roma, Bizans ve diğer akınlar mevcut düzenimizi darmadağın ederek siyasi sistemimize dokunmuş, halkımızın iradesini kırmış, bölgeye de karışıklıklar getirmiştir ve halen de devam etmektedir. Bu hayal kırıklığı ve siyasi çıkmazın zamanla Aramilerin yükselişlerini pasifleştirerek yerine durgunluk evrelerine dönüşünü gerçekleştirdi. Bir zamanlar açılımları uluslara olan Aramilerin tecrübesi iç dinamikliklerini mekanize ederek doğalarındaki sadeliklerini ve kendilerine olan öz güvenlerinden yola çıkarak yaşamlarını şekillendirdi. Bu halk, ulusların arasında belirsizlik arz eden sürtüşmelerin gerektirdiği kıpırdamalar dışında, günlük sosyal yaşamda vakur yaşantının emrettiği çizgiden çıkmadı.

    Aram ismi ve Arami’den Süryani’ye geçiş:

    Gezgin merceğimiz Aram isminin üzerinde olacaktır. Fonetik olarak “Aram”, Latin alfabesinin hâkim olduğu dillerdeki telaffuz şeklidir. Süryanicedeki tam telaffuzu Orom’dur. Bazı kalemşorlar ve bu telaffuzu Süryani kaynaklarında yanlış okuyan sakat düşünce sahipleri, Oromoye (Aramiler) kelimesini, Armoye diye okurlar. Bu telaffuzla bu halkın Arami aslını meçhule kaydırarak Armoye ile telef etmeye çalışıyorlar. Güya Hıristiyanlığın ilk yıllarında Hıristiyanlığı kabul etmeyen Süryanilere Armoye denilirmiş. Fakat hiçbir kaynakta Aramilerle eşzamanlı yaşayan Armoye diye bir zümreye veya bir topluluğa rastlanmamıştır. Hıristiyanlığı kabul etmeyenlere Armoye demek ve böyle bir halk isminin varlığından bahsetmek, tarihi çarpıtmaktır. Evet, Aramilerden Hıristiyanlığı erken kabul etmeyenler oldu, ama bu süreç fazla sürmedi.

    Aramilikten Süryaniliğe gelince; ilk Hıristiyan topluluğunun, Suriye’nin başkenti Antakya’da Süryanice deyimiyle Mşihoye (Mesihçiler)8 diye çağrıldıklarını okuyoruz. Süryaniler Süryaniceye tercihen Yunancayı seçmekle ne kadar büyük bir hata yaptıklarını tarih boyunca anlamaları gerekiyordu ve gerekecektir. Ev sahipliği yapan Süryaniler kendi evlerinde yabancının dilini konuşurlarsa, Süryaniliğe bundan böyle yabancı kalıp kardeşlerinden kopmaya (Melkitler) mahkûm olacaklardır. Nitekim öyle de oldu! Bu nedenledir ki dünya genelinde Süryaniler, yaşadıkları yerin diline bağımlı kalırken öte yandan kendi öz ana dillerine yabancı kaldıkları için aralarında kaynaşma duygusuna sahip olamıyorlar. Şimdilerse bu daha da derinleşti. Bu yüzden ayrılık ve kopukluk onlarda belirgin bir şekilde görülmektedir. Kuşkusuz Antakya’da Süryanilerin kendi öz dillerinden uzaklaşma hastalığı nedeniyle, Süryanicedeki Mşihoye kavramı yerine Süryanilerin kendi aralarında Yunancada geliştirdikleri ‘Hıristiyan’ deyimi altında bilinmeye başlandı. Milattan önce 300’lerden başlayan Yunan, Bizans ve Roma uzantıları, memleketimizi istila ederek Antakya gibi büyük metropollerimizi işgal etmişlerdir. Bu işgaller zamanla bizi kış uykusuna benzer derin bir uykuya daldırmıştır. Süryaniler çağdaş, özgür, gelişmişlikleri ve görkemli yaşayışlarını, baskın güçlerin kılıcı gölgesine teslim etmişlerdi. Günün birinde herhangi bir nedenle patlak vereceğinden bihaberdik, nihayet o gün geldi. Aslında Suriye’nin başkenti Antakya, ‘Antakya’ isminde değildi. Bu isim istilacılar tarafından bir hükümdarın isminden şehrimize verilmiştir. Süryanilerin her zamanki kendi kültürlerini ihmal huysuzluğundan dolayı Yunancayı benimseyerek Antakya’nın resmi dili olarak yaygınlaştırdılar. Zamanın bütün olaylarını buraya aktarmaya gerek yoktur ancak ibret olsun diye küçük bir alıntıyı sizlerle paylaşıyoruz: “502 (8 Mart 1053-7 Mart 1054) tarihinde büyük Antakya şehrinde, felâket alâmeti olan korkunç bir nişane belirdi. Bu alâmet, güneşin içinde göründü ve herkesi hayret ve korku içine düşürdü. Bütün Hıristiyanlar bundan dolayı dehşete kapıldılar, çünkü bu, Allah'ın muhakemesinin icra olunacağını ihtar ediyordu. Allah'ın gazabı şu suretle ilân edildi. Antakya’daki Süryaniler çok zengin olup debdebeli bir hayat sürüyorlardı. Bunların gençleri, kendi kiliselerine gittikleri vakit beş yüz kişilik kafileler teşkil ederek katırlara binmiş oldukları halde gidiyorlardı. Romalılar bunları kıskandılar, onlara karşı derin bir kin beslediler. Süryani ileri gelenlerinden birisinin birçok köleleri vardı. Bundan dolayı Roma patriğinin huzurunda mühim bir muhakeme yapıldı. Romalılar mezkûr Süryani'yi bu muhakeme vesilesiyle kendi mezheplerine döndürdüler ve onu kendi rızasıyla vaftiz ettiler. Böylelikle bu adam, kendi inancını terk edip Süryanilerin büyük bir düşmanı oldu. Süryaniler bu yüzden büyük sıkıntılara duçar oldular. Zira her gün mezhep yoklamaları ve nizalar vuku buldu. Romalılar o kadar hayâsızlaştılar ki ne yaptıklarını da bilmeyip Patriklerinin emriyle Süryanilerin İncilini yaktılar. Fakat onlar Allah'ın İncilini ateşe attıkları vakit İncil’den bir ses çıktı ve kitap alevlerin içinden dışarı fırladı. Onlar, İncili ikinci defa olarak tekrar ateşe attılar, fakat o yine dışarı çıktı. Onlar küstahlıkları yüzünden kudurmuş bir halde Mukaddes İncili tekrar ateşin içine attılar. İncil bu defa da olduğu gibi dışarı çıktı. Fakat Mukaddes İncil dördüncü defa tekrar ateşe atılınca yandı. İşte, hazreti İsa’nın mukaddes İncil’i Antakya şehrinde Romalılar tarafından bu suretle yakıldı. Patrikle bütün halk, İncilin yakıldığı yerden kiliseye döndükleri vakit o kadar sevinç içindeydiler ki sanki kötü bir düşmanı yenmişlerdi. Onlar, S. Bedros9 kilisesine girince binanın içinde korkunç bir gürültü koptu, şiddetli bir zelzele oldu ve bütün şehir sarsıldı. Başka bir günde de S. Bedros kilisesinin üzerine gökten ateş düştü10 ve kilise, temelden damına kadar bir fener gibi yandı. Taşlar, odun gibi yandılar ve alev göklere yükseldi. Mimberin bulunduğu yerde toprak yarıldı ve mukaddes sed toprağın derinliklerine gömüldü. 20.000 altın kıymetinde olup büyük Kostantin tarafından S. Bedros kilisesine konulmuş olan ve mukaddes mimberin geceleri daima aydınlık içinde kalması için yukarıda asılı bulunan ışıklı taş ta enkaz içine gömüldü ve onu bulmak kabil olmadı. Romalılara ait diğer kırk kilise de S. Bedros kilisesi ile beraber yandı. Fakat Ermeni ve Süryanilerin hiçbiri zarar görmedi.11

    Unutulmamalıdır ki Yunanlılar Batı Roma paralelinde İsa’dan 300 sene sonra Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Elçi Pavlus’un sık Yunan şehirlerine yaptığı ziyaret ve yazdığı mektuplara bakmayın. Yunanlılar gerçekte Hıristiyanlığa karşı direndikleri için Pavlus mektuplarıyla dirençlerini kırmaya çalışıyordu. Aşikârdır ki elçilerin dilini konuşan Süryani Antakya’sı, Hıristiyanlığı erken kabul etmeye daha yatkındı. Suriye Antakya’sının bu yeni inanca direnç göstermemesinin altında yatan neden de, dildi. Petrus ve arkadaşları, Antakya’da, Antakya yerlileri ile mutluydular. Ne zaman ki durum istilacı güçlerden yana olunca, Hıristiyanlık orada tartaklandı. İşte bu nedenledir ki elçiler, Antakyalılara (Süryanilere) Hıristiyanlığa çağrı (eğitici) mektubu yazma gereğini duymamışlardır. Antakya Kilisesi zamanla Suriyelilerin veya Süryani Kilisesi diye tanındı. Bu kiliseyi oluşturan halk yani Aramiler de Süryaniler diye adlandırıldı. Ancak yukarıda bahsettiğimiz Arami krallıkları ve boylarının tamamının tek Süryani ismi altında birleşmesi yaklaşık İ.S. 170 yılına denk gelmektedir. Zamanla dünyanın her tarafındaki Aramiler, bağlı oldukları Süryani Kilisesi’ne izafeten Süryani adını kullanmaya başladılar ve bu isim günümüze kadar süregelmiştir. Kısacası Aram’ın kendisi bütün Süryanilerin atasıdır. Ana merkez kilise olan Antakya Kilisesi ile birlikte, daha sonra kristolojik nedenlerle ve Bizans’ın siyasi dayatması yüzünden merkez kiliseden ayrılan Marunîlerin, Melkitlerin, Nasturilerin, Keldanilerin, Süryani Katoliklerin ve son zamanlarda kendilerini sözde Asurî ya da Aşurî gruplar veya Protestan görüşüne iltihak eden bazı ailelerin de atasıdır. Kalkıp da inatla ben bu soydan değilim demek, bizim sorunumuz değildir. Etnik olarak ayrılan gruplar, Süryaniliklerine kusur etmeden gelirlerse, Süryanilik hepimizin evidir, buyursunlar. Süryani gençlerinin her fırsatta taviz vererek bu hususta kan ve enerji kaybetmelerini doğru bulmuyoruz!

    “Aramilerin kızı”12  sıfatıyla bilinen kilisemizin hiyerarşik sahası, Mısır sınırlarından Kafkaslara, oradan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyayı içine alıyordu. Miladın ilk yüzyılında neden Süryani Kilisesine Aramilerin Kızı denilmiştir? Bu o kadar isabetliydi ki, Tanrı’nın evinden çıkartılan bir kızın13 yerini başka bir kızın doldurması gerekiyordu. Zira Sinagog’a Siyon Kızı deniliyordu. İlk Hıristiyan Kilisesi sayılan Süryani Kilisesi’ne böyle bir ad yakıştırması kadar doğal bir şey olamazdı. Roma tüm şöhretiyle böyle bir tesmiyeye sahip olabildi mi? Kilisemizin bu sıfatla anılması da, idrak etmek isteyenler için kilisemizin ve halkımızın tarihi kökeni için göz ardı edilmemesi gereken bir işarettir. Gerçeği nereye kadar örtbas edersiniz? Kaba kuvvetimiz yoksa da, asaletli gerçeğimiz kule kadar başını göğe dayadı.

    Süryanilerin batıl inanışlarını bırakıp Hıristiyanlığa geçmeleri:

    Milattan önceki dönemlerde Süryaniler, diğer toplumlar gibi putlara taparlardı. Süryanilerin kurdukları o meşhur kentlerden en ihtişamlısı Baal ܒܰܥܠܐ adına kurulan Baalbek (Heliopolis) güneş kentidir. Baalbek halen Lübnan’da antik bir kent olarak turizm dünyasına hizmet vermektedir. Süryani asıllı Fenikeliler, milattan önceki dönemde deniz yoluyla Yunanistan’a yaptıkları bütün ticari ihracatları arasında, kültürümüzü de oraya götürdü ve tıpkı ortak pazardaki alışverişlerinde olduğu gibi, ortak tapınma usullerini de yanlarında götürmüşlerdir. Bu ana tapınmanın yanında meşhur “Güneş kültü” de vardı. Bu yapay ilahlar diğer dillerde başka isim verilerek farklı uluslara da ihraç edilmiştir. Temmuz’un Roma’daki karşılığı Adonis olduğu gibi. Süryanilerin inançta yoğunlaşan felsefeleri kadar, sosyal boyutlarda da kendilerini belirginleştirirlerdi. Atamız İbrahim’de görünen ikili yaşayış gerçeği bu olguyu kanıtlıyor. İbrahim’de yaşamın temeli, iman ve filluksoni denen misafirperverlik anlayışıdır. Bu daha sonra İbraniliğin temelini atarak Yahudilerin atası olmuştur. İbrahim, ilk ‘tek Allah’ inancının temsilcisidir.

    Süryanilerin, Hıristiyanlıkla erken tanışması ve bu dine bağlanmasının nedenleri vardı. Süryanilerin İbrahim’le ortak soyu paylaşmış olması, Süryani dilinin İbranilerle ortak konuşulmuş olması, Süryanilerde aranan mistisizmin alt yapısının mevcudiyeti, Hıristiyanlığın doğduğu bölgede yaşamış olmaları, İncil felsefesinin Süryanilerin mistik felsefeleriyle örtüşmüş olması ve yeni Müjdenin sahibi Mesih İsa hakkındaki pozitif duyumlarının faktörü önemli rol oynaması, Süryanilerin bu elverişli özelliklerinden dolayı Hıristiyanlığa geçişleri kolay olmuştur.

    Süryaniler Hıristiyanlığa göre içgüdülerini konsantre ederek değişime mazhar oluyor:

    M.S. 37 yılında, o dönemin Suriye’sinin başkenti Antakya’da, Mesih’in havarilerinin önderi Elçi Mor Petrus’un Patrikliğinde kurulan ilk kilise ve patriklik, hem ilk Hıristiyan halk olan Aramilerin, hem de tüm doğu, uzak doğu, Kapadokya ve Kafkasya kiliselerinin merkezi konumundaydı. Bu girişimle doğu ve batı Arami boyları Hıristiyanlık nedeniyle Süryanilik çatısı altında kendilerini ilk kez bu kadar ciddi bir birlik ve ahenk içinde buldular. Süryaniler Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra atalarının sahip olduğu eski inancı tamamen hayatlarından çıkarıp hayatlarını Hıristiyanlıkla şekillendirdiler. Benimsedikleri yeni inançla hayatlarında, Kutsal Ruhun güçlü işleyişiyle, kültür ve üretim alanlarında son derece etkin oldular. Bu faaliyetleri, şiir ve edebiyattan mimari yapılara, kültür alanında parşömen üreticiliğine, sanattan sosyal aktivitelere kadar tüm alanlarda etkin şekilde işlenmiştir. Süryaniler İ.Ö. ister bilimsel, ister felsefe, ister astronomi ya da astroloji dallarında sahip oldukları tüm eserlerini batıl saydıkları için yakarak yok ettiler. Bu yönteme, yeni nesil soylarının eski inanışlarına ilgi duyup da dönmemeleri için başvurmuşlardır14. Eleştirmek gerekirse, burada Süryani atalarının, real bilimi irreal bilimden ayırt etmeden yaşı kurusuyla aynı ateşte yakmaları mantıksızdı. Kutsal Kitap’ın zikrettiği büyü içerikli15 eserler, mutlaka sadece büyü ile ilgili değildi. O döneme ait felsefe kitaplarının da putperestlik döneminden kalma eserler olduğu için, masum ve sade kalmak zorunda olan Hıristiyanlık inancına hiçbir şekilde katkısı olmasın diye imha edilme durumunda kaldı. Ne var ki kanaatimize göre, Roma, Yunan veya diğer medeniyetler gibi Süryanilerin de eski yaşayışlarından ve politik kültürlerinden kalma eserlerini Hıristiyanlık dönemlerine taşıyabilirlerdi. Ancak durum böyle olmadı. Yukarıda da hatırlattığımız gibi yeni inançlarında motive olup köklü kültürlerini feda etmek zorunda kaldılar.

    Süryanilerde bilim-sanat kültürü:

    Süryaniler İ.S. ilk yüzyıllarda eskiden olduğu gibi başta taş mimarisinde yoğunlaşan sanatı ve heykel tıraş hünerleri yaratmışlardır. Bunun yanı sıra sosyal kültürleri güçlüydü. Dilleri, Asya ve Kafkasya’da zamanımızın İngilizcesi kadar yaygındı. Süryaniler bu kültürü genlerinde barındırıyor. Zira her bilimin temeli alfabedir, yazı dilidir. Onlar halen bu yazı dillerine sahip değiller midir? Diller şeceresine bakıldığında bu dil, Sami dil grubu ailesinden olup bu grupta yer alan İbranice ve Arapçanın da kaynağıdır. Fonetik yapısı incelendiğinde ve arkeolojik yazıtlar ortaya çıktıkça bu tezin gerçeği daha da güç kazanıyor. Bir diğer husus, bu dilin dünyanın en eski dili olmasıdır ki bu tezin kaynağını da yine XII. yy.da yaşamış dünyaca ünlü Süryani tarihçi Patrik Mor Mikail’in “Dünya Tarihi” adlı kitabı16 ve dilbilimcilerin görüşleri oluşturmaktadır. Tanrı’nın atamız Âdem’le bu dille konuştuğunu, ona taktığı Âdem isminin kökeninden anlıyoruz. Zira Âdem isminin Süryanicede toprak kütlesi anlamına gelen “odamthö” sözcüğünden geldiği biliniyor17. Başlangıçtan beri Arami dilinin, ham yapısıyla dünya dili olarak kullanıldığını iddia ediyoruz. Bu dil coğrafyamızda kalıcı bir dildi. Kültürlü bir soy olan Aramiler anadilleri olan bu dile sahip çıktılar. Dolayısıyla Tanrı dili olan Arami dilini kendi isimleriyle adlandırdılar ve bu dil onların kimliğidir.

    Açıkça ifade etmek gerekirse tarih boyunca Süryanilerin yaşadığı tüm sıkıntılara karşın memleketlerini bırakıp kendilerini göç dalgasına kaptırmadılar. Zaten günümüze dek ulaşan köklü etkinlikleri, taş yapıları, kiliseleri ve edebi eserleri, göçebe bir kültürün eserleri olamaz. Bunlar olsa olsa yerleşik bir halkın yaşam alanlarında yer verip yaratabileceği türden eserlerdir. Süryaniler tarih boyunca üretken bir toplum olup çevreci bir düşünceyle başta edebiyat olmak üzere tıp, astronomi, matematik vb bilim alanlarında önemli yapıtlar ortaya koymuş büyük bilim adamları yetiştirmişlerdir. Edebiyat alanında dikkat çeken nokta, Süryanicenin Ortadoğu’nun toplulukları tarafından konuşulmakta ve devlet dili olarak resmi yazışmalarda kullanıldığı bilinmektedir. Ama İsa’dan önceki dönemlerden günümüze ulaşmış tek belge -kitabeler hariç- maalesef Bilge Ahikar’ın öyküsüdür. Yukarıda da açıkladığımız gibi paganlık döneminin eserleri yakılmıştır. Süryanice, Akdeniz’den Afganistan’a, Kafkaslardan Filistin’e, Hindistan’dan Çin’e kadar uzanan bölgede ortak dil olarak kullanılmıştır18. Arap istilasından sonra ve İslamiyet’in çıkışıyla yayılmaya başlanan Arapça19, Süryaniceyi gerileterek kullanım sahasını daraltmıştır. Süryaniler tasarımcılık ve el sanatları hünerleriyle de belli bir düzeye çıkabilmiş yetenekli bir toplumdur. Tıpkı günümüzün Avrupa’sının güçlü kültürüyle ve teknolojisi ile çağ atlattığı gibi zamanın Süryanileri de ihtişamlı şehirleri ve yapıları ile dünyaya emsalsiz örnekler vermişlerdir. Meşhur Tedmur, Babil, Omid, Urfa, Şam, Baâlbek, Antakya, Dara, Mardin ve acımasız tarihin karanlık dehlizleri altında kalan daha birçok şehrin kurucularıdır. Yükselişlerinde yakın ve uzak memleketlerde güçlü pazarları ve alış veriş merkezlerini ellerinde tutuyorlardı. Bu ticari pazarlarda yer alan bu halk, güçlü tarım sektörüne de sahipti. Gittikçe Süryanilerin şehir yaşayışından uzaklaşmalarının tek nedeni, aşırı derecede yabancı akınlara verdikleri taviz ve tanıdıkları toleranstır. Süryaniler, siyasi bir güçten yoksun oldukları için o kadar acınacak bir duruma getirildi ki, tarihte hep bilime öncülük etmiş, üniversiteleri ve tıp merkezleri olan Süryaniler anlatılırken, sahip oldukları dünyanın ilk üniversiteleri olarak bilinen Harran Akademisi, Antakya Teolojisi ve Nusaybin Akademisi’nden bahsedilirken sanki efsaneden ibaretmiş gibi hayal olarak algılanır anlatılanlar.

    Süryanilerde siyaset ve soğuyan sıcak politika güdüsü:

    Süryaniler, M.Ö. 8. yüzyılda çete gruplarına yenilince, savaşların yıkıcı olduklarını düşünerek kazanan tarafın olmadığını gördüler. Daha sonra Hıristiyanlığın toplumda kabul görmesiyle birlikte, içten içe köklü değişimler yaşandı. Hıristiyanlığı o denli benimseyip yoğun yaşadılar ki, Süryanilik ve Hıristiyanlık kavramları eş anlamda kullanılmış ve bu realitenin etkisinin hala sürdüğünü görüyoruz. Hıristiyanlık kurallarına olan bu bağlılıktan dolayı, Mezopotamya’da sık sık baş gösteren savaşlar ve siyasi karışıklıklar içerisinde, ılımlı ve pasif bir politika izlemek zorunda kaldılar. Süryanilerin kurdukları birçok feodal yapılı krallıklar ya da devletler oldu. Sahip oldukları en son krallık ise Urfa merkezli hüküm süren “Abgar Krallığıdır’’. Ama ne yazık ki Abgar krallığı da M.S. 250’lerde Romalılar tarafından etkisiz hale getirildi ve bir daha Süryanilere ait bağımsız bir devlet kurulamamıştır. Bağımsız bir devlet yönetiminin, Urfa'nın elinden alındığı iddia edilse de, XI. Yüzyıla kadar Urfa güçlü ve medeniyetinin altın çağında bağımsız bir ülke gibi siyasi hayata etkin şekilde devam etmiştir. İster kültür ister teoloji ister yaratıcılıkta hiçbir zaman Roma’nın gerisinde kalmamıştır. Ama otoriter siyasi güçten yoksun bekleyişi, askeri güçlerini dağıttı, milli iradesinin de uyanmasına engel olmuştur. Bu boşluk nedeniyle memlekette diğer yabancı güçlerin geçişleri kolaylaştı.

    İ.S. 451 yılı, Hıristiyanlığın doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünme ve parçalanma yılıdır. Bu trajik dönemden başlayarak Bizanslıların amansızca başlattıkları kanlı sindirme baskılarıyla karşı karşıyaydık. Bu baskılara karşı İslam cephesi çözüm olarak görülüyordu. Atalarımız bu cepheye gönül bağladı. Ne yazık ki buna rağmen gönül bağladıkları bu akın tarafından Süryanilerin nüfusu gittikçe dibe vurmuştur. Farklı siyasi güçlerin hükmü altına giren Süryaniler, hiçbir zaman isyan etmemiştir. Aynı zamanda bu güçlerin beraberlerinde getirdikleri siyasi yasalarına karşı kusur etmediler. Sergiledikleri bu uysallığa rağmen Hıristiyanlığa geçişlerinden itibaren sürekli himayesinde yaşadıkları hükümdarlardan zulüm ve haksızlık gördüler ve olmadık iddialarla itham edildiler. Süryani Kilisesi, tarih boyunca Hıristiyanlık uğruna şehit veren bir kilisedir. Deyim yerindeyse koca bir toplumu iman ettiği İsa’ya feda etti. Elbette ki bu bize usanç vermez. Ama tarihte cereyan eden olayları belgelemek yanlış değildir. Romalılar 4. yy.ın ilk başlarına kadar Süryanilere büyük katliamlar uygulamıştır, tıpkı Perslerin de yaptığı gibi. Kilisemizin önderlerini arenalarda aç aslanlara yem olarak attılar, Haçlara gerdiler, türlü işkencelerle şehit ettiler. Bu trajik ve kronik olaylar karanlık ortaçağa kadar sürdü. Kilisemizin, doğuda Hindistan’da, batıda Antakya’da birliğini taciz ederek, kana susamış savaşkolikler tarafından parçalanıp gruplar halinde ayrıştırıldı. Yönetimini ve saha genişliğini sürekli olarak daraltıp ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Bu nedenle siyasi otoritenin yokluğu, Halkımızın birliğini parçalıyordu. Bu sorunlar, halkın kendine olan özgüven direncini kırarak yabancıların politikalarına saha açıyordu, bununla Süryanileri gittikçe kendilerine bağımlı kılıyordu. Yüce İsa’ya el açtım, olur da Günlerden bir gün Roma ve Atina (Kostantiniye) tıpkı Rusya’nın çöküşü ve dağılışı gibi çöker ve dağılırsa, ilahi adalet yerini bulur! Ancak o zaman Süryaniler birleşebilecek ve temel düşüncelerinin çevresinde oluşturacakları birlik içinde mutlu olacaklardır.

    Süryanilerin, 6. yy.da yaşamış Aziz Mor Yakup Burd’ono adıyla çağrılmaları ve keyfi davranan batılıların dışlayıcı tavrıyla “Yakubiler” diye adlandırılmalarıyla, bu büyük halkın ne tür bir felaketle karşı karşıya kaldığını anlayabiliyoruz. Zira inancı uğruna katliamlara ve ölümlere maruz kalan Süryani Kilisesi tarih sayfalarından silinme eşiğindeyken, Kutsal Burd’ono Mor Yakup büyük çabayla kiliseleri dolaşıp binlerce yeni peder, rahip ve episkoposlar terfi etti. Mor Yakup’un terfi ettiği bu ruhani sayısına bakıldığında Süryani nüfusunun milyonları aştığı kolayca tahmin edilebilir. Telkin ve vaazlarıyla halkın umudunu ve direncini tazeleyerek Antakya kilisesine eski gücünü ve itibarını kazandırmıştır. Batılıların bu gayrete tahammülleri yoktu. Dışlayıcı bir imayla “Yakubiler” tesmiyesini Süryaniler adı yerine kullandıklarını görüyoruz. Bu adlandırmanın onlar tarafından uydurulduğunu ve güdülen amacın da Antakya Kilisesinin imajını zedelemek olduğunu unutmamak lazım. Çünkü Yakubiler demekle, Antakya Süryani Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu Elçi Petrus tarafından köklü kurulmadığını, aksine Mor Yakup’un sayesinde 6. yy.da kurulmuş yeni bir kilise olduğu iddiasıyla yansıtmaya çalışmışlardır. Ama Rabbin dediği gibi: "Tepeye kurulan kent gizlenemez20." İşte bu iddialar, Antakya Süryani Ortodoks Kilisesinin Elçisel ve Evrensel olarak kurulan ilk kürsü olma gerçeğini hiçbir zaman değiştirememiştir.
    Süryani Kilisesi baskıcı ve dayatmacı uluslardan bağımsız kalıyor:

    Süryaniler Hıristiyanlık nedeniyle Miladın 451’inde toplanan Kadıköy Konseyine dek batılı ve diğer Hıristiyan topluluklarıyla görüş birliği içerisindeydi. Bizans ve Roma coğrafyasında baş gösteren iç ve dış teolojik ihtilaflar, kiliselerin sahip olduğu görüş birliğinin parçalanmasına sebep olmuştur. Kilisemiz, kiliseler protokolünde olduğu gibi, doğuda oluşan yeni birlik içindeki bağımsızlığını ve saygınlığını korumuştur. 451 Kadıköy Konseyinde Mesih’in tam Tanrı ve tam insan doğası ile ilgili ortaya atılan doktrin farklılığı nedeniyle batı kiliseleri ortaklığından Antakya Süryani Kilisesi ayrıldı. Kilisemiz, başlayan yeni süreçte bu güçlerin baskı, zulüm, siyasi dayatmalar ve içi boş vaatleriyle bölünmelere maruz kaldı. Bu bölünmeler: Nasturiler, Melkitler, Marunîler ve Keldanilerdir. Bu ayrılık kervanına Süryani Katolikler ve tek tük de olsa Protestanlaşan Süryani aileleri de katılmıştır21.

    Süryani Kilisesi’nin Ortodoksluğu tartışılmaz. Elbette ki tartışılamayan bir konu düşünülemez. Fakat ilk Hıristiyan Kilisesi olan ve temelden diğer birçok ulusa Hıristiyanlığı taşıyan böyle bir kilisenin Ortodoksluğunu tartışmak anlamsızdır. Zira Antakya Süryani Kilisesi elçilerin beşiği ve göbeğidir. Bu kilisenin temel görüşü iman, umut ve sevgidir22. Dolayısıyla Rab Mesih İsa’nın “Birbirinizi sevin23” deyişiyle emrettiği de budur. Ancak bununla Hıristiyan birliği sağlanabilir ve dünyayla barışık yaşanılabilir. İnsan sevgiyi tesis ederken, kendi menfaatini ön plana çıkartmamalıdır. Ataların deyimiyle: "Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez24."

    Süryaniler monofizitliği ret eder, ama diyofizitliği de kabul etmez. Çünkü Bütün ciddi teoloji platformları Süryani Kilisesi’nin monofizit bir kilise olduğunu kabul etmediği gibi, diyofizitlikle de yakınlığını ret eder. Bu doktrinsel düşüncelerin ve Vatikan’ın asalak gibi kendisine yapışan tüm Süryani grupların bağımsızlığını kabul etmesi dışında; Roma Kilisesi başta olmak üzere diğer tüm kiliselere Mesih’in kardeşlik felsefesiyle yaklaşmaktadır. Kiliseler arasında iyi ilişkilerin geliştirilmesi adına, karşılıklı fikir teatisinde bulunmaktadır. Haziran 1984 yılında Kadasetli Patriğimiz Moran Mor İğnatiyos I. Zakka IWAS liderliğinde Roma Katolik kilisesi lideri II. Jean Paul arasında imzaya açılan o meşhur ittifak antlaşması bu girişimlere güzel bir örnek teşkil etmektedir ama yeterli değildir.

    Günümüzde Süryaniler:

    Süryaniler, son yüzyılda yaşanan karışıklık ve çekişmeler yüzünden daha önce hiç görülmemiş bir şekilde dağılmışlardır. Bu dağılmanın dünyanın dört bir yanına olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ne yazık ki anavatanından uzak ve kopuk yaşayan bir halkın diğer halkların arasında eriyip kaybolması daha kolaydır. Süryaniler, bugün asimilasyon ve kaybolma riskini gittikleri her yerde taşıyorlar. 1900’lü yılların başından itibaren çeşitli nedenlerle İstanbul ve Avrupa ülkelerine başlayan göçler 1960’larda büyük hız kazanmıştır ve son birkaç yılda sayının oldukça azalmasıyla bu göçün duraksadığını söyleyebiliriz. 1990’dan başlayarak günümüze dek, Irak ve Suriye’de itin ve atın izi bir birine karıştığı karmaşık savaşlarda yüzbinlerce Süryani’nin katliam, talan ve yurdundan zorunlu göç dalgasında boğulduğunu söylemek mümkün. Süryaniler göç ettikleri ülkelerde ekonomik aktivitelerinde kısmen de olsa önemli imkânlara sahip olurken diğer taraftan kendi inanç, kültür ve dillerini kaybetmeyi ve unutmayı göze alarak yabancı fikir ve düşüncelere kendilerini kaptırabiliyorlar. Bu özenti ve değişime karşı direnememek belki tüm insanların doğasında mevcut olan doğal bir tutum ama asimilasyonu önlemek için insanın tamamen çaresiz kılınmadığını düşünüyoruz. İnancımızı, kültürümüzü, etniksel kökenimizin yapısını, dilimizi ve geleneklerimizi yaşatıp sürdürme mücadelesi veren insanlarımız çoğalırken diğer taraftan farklı heveslerle başkalarının oyunlarına kurban giden insanlarımız da eksik olmuyor maalesef. Agresif gençlerimiz boş hayallere kendilerini kaptırıp yanlış isimler adı altında koca bir uygarlığı görmezden gelmektedir. Onlar şunu bilmeli ki başkalarının buluşu ve teklifiyle, yaşayan tarihimiz üzerine ölü bir tarihi yaşatma çabaları, onlara dirlik getirmeyecektir! Süryani Halkını ufaltma bayraktarlığından başka bir sonuç vermeyecektir. Bu anlatımla Halkımızın tek çatı altında “Süryani” adıyla toplanıp birlik oluşturmasını ve diğer uluslar gibi onuruyla yaşaması en büyük dileğimiz ve hayalimizdir. Saygılarımızla...25



     

    30 Mayıs 2011’de Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Pro Oriente tarafından düzenlenen ‘‘Kültür, Dil ve İnanç: Bir köprü olarak Süryani çalışmaları” sempozyumunda sunulan konuşma metninden derlenmiş ve 2016’da gözden geçirilmiştir.

    2 Mtrp. Mor Ğriğoriyos Melki ÜREK, Adıyaman ve çevre iller Süryani Kadim Metropoliti.

    3 Kutsal Kitap, Yaratılış 11.

    4 - Abulfaraç, “Sırlar Odası” (Avsar Roze)  s. 20. Hollanda.

      - Patrik Büyük Mikail, ‘‘Dünya Tarihi’’, (XII. yy)  s. 12, 13. İsveç.

    5 Kutsal Kitap, Yaratılış 24.

    6 - Eusebius Chronicle, (IV. yy) New Jersey, s. 2008, 22.

      - Antakya Patriği Moran Mor Severiyos, ‘‘Patrologia Orientalis’’,  ܣܟܘܠܝܘܢ – Scolie, (VI. yy) s. 196, 204. 

      - Patrik Büyük Mikail, ‘‘Dünya Tarihi’’, (XII. yy)  s. 11, 20, 816, 599, 601. İsveç.

      - Bar Salibi, “Tartışma” (Oru’utho), s. ܫܦܒ 382.

      - Bar Salibi, ‘‘Woodbroke studies’’ s. 88.

      - Abulfaraç, ‘‘Işın’’ (Semhe), (VIII. yy) s. 21. “Sırlar Odası” (Avsar Roze)  s. 480, 540. Hollanda.

        “Giriş” (Maalto) s. 100.

      - Poseidonios, (I. yy) Saklı inci, Cilt 1, s. 8.

      - Mor Afrem, ‘‘Bardayson’a karşı”  (Mimro luqbal Bardayson) (IV. yy) s. 7.

      - R. Payne Smith, ‘‘Thesaurus Syriacus’’, (XIX. yy) s. 389.

      - Urfalı Mor Yakup, “Altıncı Gün” (Ştöth Yavme)  s. 60.

      - Toma Audo, “Süryanice Dili Hazinesi” ( Simto d’leşono Süryoyo), s. 49.

      - Bar Bahlül, “Sözlük” (X. yy) s. 1324.

      - Suruçlu Mor Yakup (XI. yy), “Azizlerin Hayat Hikayeleri” (Şarbe d’Söhde), Cilt 3, s. 677.

      - Favlus Bedgan, ‘‘Azizlerin Hayat Hikayesi’’ (Şarbe d’Söhde), Cilt 6, s. 560.

      - Antun Ritor, “Şiir Sanatı Üzerine” s. 43. İsveç

      - Mor Filuksinus Yuhanon Dolapönü, “Arı Kitabı” (Kthobo d’Deburitho), s. 29, 30.

      - İshok Bar Armalto, ‘‘ܪܶܓܰܬ ܫܒܪ̈ܐçocukların arzusu’’ s. 3.

      - Mor İğnatiyus 1. Zekka IWAS, “Yazılar ve Seminerler” (Mimre u Türgome),  s. 28. İsveç.

      - Yakup Tahincioğlu, ‘‘Tarihleri, Kültürleri ve İnançlarıyla Süryaniler’’ (2011) s. 23. İstanbul.

    7 Abulfaraç, Aklesistiki kitabının II. Bölümü, sayfa 77.

    8 Elçilerin İşleri 11: 25-26

    9 Roma, 15. Asırda siyasetle Petrus’un adına kurduğu büyük kiliseyle ‘Petrus’ Papa’nın selefi olmuyor işte!

    10 Çünkü bölücüler (Romalılar-Bizanslılar) onu elimizden aldıkları için ilahi adalet suskun kalmadı.

    11 Urfalı Mateos VEKAYİ-NAMESİ (95- II36) 2. Baskı: Türk Tarih Kurumu Basımevi- ANKARA 1987, Sayfa 98 (İkinci Bölüm).

    12 Süryani Kilisesi Müktesebatı (Husoyo),  Papaz Gabriel KAYA, el hattı, 1982, Hollanda. (Husoyo: Baselyos ve Gregorios: s. 152. Vaftizci Yuhanna’nın günü: s. 177)

    13 -Kutsal Kitap, Zekeriye 2: 10 ve 9: 9

      -Kutsal Kitap, Matta 21: 25 ve 27: 51

      -Kutsal Kitap, Luka 23: 44-45

      -Kutsal Kitap, Matta 23: 38

      -Kutsal Kitap, Luka 13: 35

    14 Patrik Büyük Mikail, ‘‘Dünya Tarihi’’, İsveç 2006, s. 817

    15 Elçilerin işleri, 19: 19

    16 Patrik Büyük Mikail, ‘‘Dünya Tarihi’’, İsveç 2006, s. 12-13.

    17 Yaratılış Bölümü, 2:7.

    18 Saklı İnci, Cilt I, İstanbul 2006, s.5

    19 Saklı İnci, Cilt I, İstanbul 2006, s.11

     20 Matta 5: 14

     21 Yakup Tahincioğlu, ‘‘Tarihleri, Kültürleri ve İnançlarıyla Süryaniler’’ (2011) s. 49-50. İstanbul.

     22 Kutsal Kitap, I. Korint. 13: 13

    23 Yuhanna 13: 34

    24 I. Korintoslular 13: 4

    25 Kaynaklar:

    -          Bar Êbroyo,  Abulfaraç Tarihi-Kronolojisi

    -          Muzaffer İris, Bütün Yönleriyle Süryaniler

    -          Kenan Altınışık, 5500 Yılın Tanıkları Süryaniler

    -          Yakup Tahincioğlu, Süryaniler

    -          Patrik Büyük Mikail, Tarihler Kitabı

    -          Patrik III. Yakup, Süryani Kilisesi Genel Tarihi

    -          Patrik I. Afrem Barsavm, Berule Bdire (Saçılmış İnciler)

    -          Patrik I. Zakka IWAS, Asırlar Boyu Süryani Kilisesi

    -          Metropolit Evgin Kaplan, Elçilerin Göbeği Antakya Kilisesi

    - Touma Oddo, Süryanice Sözlük

    -          Urfalı Matteos

    -          Süryani Kilisesi Müktesebatı

    « Tümü

Copyright ® 2014 Adıyaman Süryani Kadim Metropolitliği

Bu sitede kullanılan yazılı ya da görsel dökümanlar izinsiz kullanılamaz.

+90 (416) 213 36 73

Tüm yenilik ve gelişmelerimizden e-posta adresinizi bizimle paylaşarak ilk siz haberdar olabilirsiniz.